
Kadınlar İçin Güvenli Bir Gelecek Amacıyla Kurumlar El Ele.
Kasım 26, 2025
” Ey iman edenler! Kadınlara zorla mirasçı olmanız size helâl değildir. Ve açık bir biçimde fuhuş işlemedikçe, verdiğiniz bir şeyi onlardan geri almak için onlara baskı yapmayın! Ve onlarla güzel bir şekilde geçinin; zira onlar size itici gelse bile, hoşlanmadığınız bir şeyde Allah bir çok hayır dilemiş olabilir.” ( Nisâ sûresi, âyet 19)
Ayeti kerimenin yorumu şöyledir:
” Yani, kadını bir meta gibi görüp miras yoluyla elde etmeniz. Cahiliyyede kadın miraslık bir meta gibi görülmekteydi, modern cahiliyyede ise teşhirlik bir meta gibi görülmekte. Duygusal sebeplerle yuva dağıtarak kadını sokağa terk eden erkeği sorumluluğa davet.” ( Kur’an-Meal-Tefsir)
Konumuz ciddi,. ciddi olduğu kadar ehemmi mühimdir. Çünkü, 25 Kasım günü yetkili makamlar kadını anlattılar, onların haklarını diile getirdiler, uğradıkları, zorlandıkları mes’elelerden bahsettiler. Tabii ki, böylesi çalışmalar, uğraşlar, dillendirmeler fevkalade önemli, kadını birey olarak tanımadır, onların hak ve hukuklarını dile getirmektir.
Sokaklarımızda kimi zaman kadınların örselenmesi, rezil bir şekilde kimi hödükler tarafından darp edilmesi, vurulması, kırılması, dövülmesi hali hazır canımızı yakmakta, millet olarak , Müslüman kitleler olarak, ehli Kur’an olarak bu millete yakışmamaktadır.
Böylesi zorlamaların, yaptırımların sebebi nedir acaba? Bunların bilinmesi, araştırılması, sebeplerinin irdelenmesi dini, tarihi bir zorunluluktur.
Kadın efendi, cehalet asrında insan bile değildi. İnsan olarak, kul olarak hiç bir hiç malik değildi. Pazarlarda alınıp satılır, bir köle varlık olarak her türlü insani hakkı elinden alınmış bir varlık olarak erkeğiin hizmletçisi, kulu ve kölesiydi.
Aziz Peygamber Rasulullah (sav)’in teşrifi ile, asli hüviyetine kavuşmuş, insan olduğu anlaşılır olmuştur. Kadınlar, kul olarak Rasulullah’ın arkasında safda, camide, cemaatte, sözde, özde varlığını gösterebiliyordu. Saf saf Peygamberin yanı başında yerlerini almış, onlara söz hakkı verilmiş, özgür oldukları kendilerine tatbiki olarak verilmişti.
Mescidde yerlerini alıyor, konuşuyor, derdini, poroplemlerin ifade edebiliyorlardı. Cuma namazlarına katılıyor, bayram namazlarına bayramlık alanda yek vücud olarak, bir Allah’ın kulu olarak yerlerini alabiliyorlardı. Cenaze merasimlerine katılıyor, her an, her dem bilinç sahibi olduklarını ifade edebiliyorlardı.
Böylesi bu muhteşem taplo dört halife devrinin sonuna kadar tatbik edilmiş, sonrasında ise, krallık, saltanat devri başlayıncada böylesi muntazam ve muazzez devir sona ermiş, camiye gitmeleri, cuma namazlarına katılmaları men edilmişlerdi. Kadın namazgahının yeri evinin karanlık köşesi olarak işaret edilmişti.
Günümüz dünyasında olduğu gibi, kadın cumadan mahrum, bayram namazlarındana mağdur, kendi yakınlarının cenaze merasimine iştirak edememektedir. Yaz boyu tatil aylarımda müşahade ettim ki, kadıncağızlar camiye püsül püsül geliyor, kendi yakınlarının cenazelerini arkalarını dönerek bir köşede oymak şeklinde üzüntü ile seyrediyorlardı. Tabii ki, bu mülevves manzaraya Müftü iğreti gözle bakıyor, imam bakıyor, müezzin bana ne dercesine burun kıvırıyordu..
Sonrasında ise, kadının birey olduğunu vurguluyor, onlardan Allah kulu olmalarını istiyorduk. Teravihe günler önce davet ediliyor, cuma namazlarına katılmaları ayete göre yasak kabul ediliyordu. Oysa, aziz Kur’an’da bu hususta ne bir yasak, nede bir yaptırım bulunmuyordu.
Tabii ki, kadın ipini koparmış bir varlık gibi sağa sola saldırıyor, ” Artık özgürüm, her istediğimi yaparım” dercesine oraya buraya saldırıyor, düğünlerde, caddelerde, faşinglerde boy gösteriyordu.
Ama, ne çareki okumamış koca, buna alışık olmayan bey, eline silahı alarak kadını ulu orta yerde darp ediyor, vuruyor, kırıyor, kolunu, kanadını buduyordu. Hal böyle iken, tüm bunlar göz önünde iken, bu durumdan mes’ul olan yokmuydu acaba? Sorumlu kim, mes’ul kim, yetki ve söz sahibi kimlerdi? Şu Kur’anî yoruma dikkat çekmek istiyorum:
” Teşhir edilmemesi istenen cazibe ve güzellikler, kamuya açılmayıp özel kalması gereken kişisel cazibe ve güzelliklerdir. Bu ilâhi emrin maksadı, kadının kişiliğini dişiliğinin önüne alarak hem istismarını önlemek, hem de sosyal hayata kadını dahil etmektir.
Tersi ister istemez karşıt cinsler arası ilişkinin, şahsiyet değil cinsiyet odaklı bir ilişkiye dönüşmesine yol açacaktır. Özetle, tesettürden amaç üç unsurun ahlâkının gözetilmesidir: 1- Kadın: özel bir nimet olan cinselliğini genelleştirip kamuya açmayacak. 2- Erkek: karşıt cinsle cinsel odaklı ve istismar edici bir iilişki geliştirmeyecek. 3- Toplum: kadın-erkek ilişkilerini sağlıklı bir zemine oturtacak .” ( Kur’an-Meal, Tefsir.)
Netice olarak;
Toplumun huzurunu istiyorsak ki, istiyoruz. Kadın, kadınlığını bilecek, erkek üzerine düşen kadın haklarına riayeet ederek, kadını fuhuş ve cinsel obje olarak görmeyecektir.
Öylesine duyum alıyoruz ki, düğünlerimiz, tamamen erkeği baştan çıkarıcı hale dönüşmüştür. Toplumun huzur ve refahını istiyorsak, kadın-erkek ilişkilerine İslamî ölçüler muvacehesinde değer vermeliyiz. Yasalar, tabii elzemdir, olması gerekmektedir. Ama, asıl mes’ele aziz Kur’an’ın emirlerini vicoanlara, basiretlere, şuurlara hakim kılmaktır..
Bu husus yerine getirildiği zaman, görülecektir ki, hanım efendi köşe bucak türbe aramayacak, şeyh eli öpmeyecek, aziz Kur’an’a kendini teslim edecektir. Cuma saatinde müritlik pozisyonuna soyunmayıp, camiide vaazı takip edecek, okunan hutbeden müstefid olacaktır.
Tabii ki, kadının camiye gitmesi, alışması, yönlendirilmesi tamamen Diyanet İşleri Başkanlığını alakadar etmektedir. Yoksa, tüm çabalar, gayretler hezimetle sonuçlanaktır.. Selam ve dua ile..
*
Şerafettin Özdemir

